$

Dolar

45,9937

Euro

53,5879

£

Sterlin

61,9126

Frank

58,1320

Gram Altın

6.588,4100

Bitcoin

2.953.071

$

Dolar

45,9937

Euro

53,5879

£

Sterlin

61,9126

Frank

58,1320

Gram Altın

6.588,4100

Bitcoin

2.953.071

Röportaj

`Bizim düşmanlığımız zulme karşı`

HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş`u 12 yıla yakın bir süredir izlemeye çalışıyorum. Entelektüel birikimi, kibarlığı ve sabrıyla Türkiye`nin yeni lider profilini çiziyor. Nevzat Çiçek, Numan Kurtulmuş'la konuştu.

04.06.2011 - 17:18
kemalozer
`Bizim düşmanlığımız zulme karşı`
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

Yapıcı muhalefet anlayışı ve her kesimden beğeni kazanan görüşleri neticesinde kısa sürede kurulan HAS Parti ile 12 Haziran seçimlerine hazırlanıyor.  Bu yoğun gündeminde kendisinin sabah komşularına verdiği kahvaltı sonrasında buluşarak Türkiye ve dünya siyasetini konuştuk. Üniversitede bize Liberalizm ve İnsan dersi  veren Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un çizgisini aynı muhafaza ettiğini ve  siyasetin her şeyi erozyona uğratmadığını görmek gelecek adına beni oldukça sevindirdi. Bu röportajı okurken, Türkiye siyasetinin yeniden formatlandığını görmekle kalmayacak, aynı zamanda kamplaştırmadan da nasıl siyaset yapılabileceğini göreceksiniz. 

"HELALZADELER-HARAMZADELER MüCADELESi VAR”

"Türkiye`de çok partili siyasi hayattan itibaren bir helalzadeler-haramzadeler mücadelesi var. Bu mücadeleyi örtmek için kolay bir yol olarak önce ilerici-gerici, sonra sağcı-solcu, mezhep ayrımı ve etnik ayrım başladı. Bunlar kolay yollar. Hani bizim Türkçemizde var ya, “Alavere dalavere bizim Mehmet nöbete”, hep bizim Mehmet’ler nöbete gitti. Türkiye`de fukaralık, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, adaletsizlikle karşı karşıya kalmak, ezilmek, sömürüye muhatap olmak halkımızın geniş kitlelerine kaldı.”

HAS Parti olarak ne sağda ne solda siyaset yaptığınızı söylüyorsunuz. Peki, siyasi olarak nerede duruyorsunuz?

Türkiye’de 1990 öncesinde devam eden, soğuk savaşın şartları içerisinde oluşmuş bir siyaset terminolojisi var. Bu daha çok kendisini anlatmadan karşı tarafı ötekileştirerek, bir karşı taraf oluşturarak, bir düşman oluşturarak o düşman algısı üzerinden kendisini tanımlayan bir siyaset tarzı. Sağ-sol Alevi-Sünni, Türk-Kürt, muhafazakâr-laik gibi birtakım ayrımlar üzerinde tanım yapan, ama bu tanımların da reel hayatın içerisinde bir karşılığı olmadığı, sadece kamplaşma, kutuplaşmayla Türkiye’yi gerginleştiren bir siyaset tarzı. Şimdi biz diyoruz ki, bu belki soğuk savaş döneminde Avrupa’da da, Batı dünyasında da olan siyaset tarzıydı. Ama özellikle 1990’dan sonra dünya yeniden şekilleniyor, klasik anlamda sağ ve sol tabirlerinin, muhafazakâr-liberal tabirlerinin hiçbir anlamı, hiçbir geçerliliği yok. Türkiye’de herkesi kendi gettolarına koyup onların da üstüne kilitleri kapatarak aslında çok güzel bir siyasal oyun oynandı. Millet bu kamplaşmalar üzerinden birbirleriyle mücadele ederken aslında çok az sayıda bir zadegan tam tabirle malı götürdü, Türkiye’nin kaynaklarından istifade etti, Türkiye’nin zenginliklerini kendi cebine indirdi. İlla bu ülkede ikili bir ayrım üzerinden siyaset yapılacaksa, bir tarafta kendi hakkına rıza gösteren, bu helalinden kazancını artırmaya çalışan, huzur içerisinde, barış içerisinde yaşamak isteyen, kendi dinini, diyanetini, inancını, yaşam tarzını, neye inanıyorsa, ne şekilde yaşamak istiyorsa, bunu özgürce yaşamak isteyen çok geniş bir halk kitlesi var, helalzadeler var. Diğer tarafta da, kendi hakkına razı olmayıp milletin hakkını gasp eden haramzadeler var.

"HELALZADELER-HARAMZADELER  MÜCADELESİ VAR”

Bu siyaset ne zamandan beri etkin?

Türkiye`de başından itibaren, çok partili siyasi hayattan itibaren bir helalzadeler-haramzadeler mücadelesi var. Bu mücadeleyi örtmek için kolay bir yol olarak önce ilerici-gerici, sonra sağcı-solcu, mezhep ayrımı ve etnik ayrım başladı. Bunlar kolay yollar. Hani bizim Türkçemizde var ya, “Alavere dalavere bizim Mehmet nöbete”, hep bizim Mehmet’ler nöbete gitti. Türkiye’de fukaralık, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, adaletsizlikle karşı karşıya kalmak, ezilmek, sömürüye muhatap olmak bizim halkımızın geniş kitlelerine kaldı. Az sayıda içinde sağcısı da olan, solcusu da olan, dindarı da olan, laiği de olan seçkin sınıf ise maalesef Türkiye’nin kaynaklarını sömürdü, bu oyunu bozmak lazım.

Askeri darbeler  de bu haramzadelerle helalzadeler mücadelesi mi, yoksa başka bir kavga mı?

Askeri müdahaleler aslında Türkiye`de şimdiye kadar hep mevcut statükoyu tahkim etmenin araçları olarak kullanıldı. Statüko derken sadece iç statükoyu kastetmiyorum. Uluslar arası sistemin Türkiye üzerine ve Türkiye çevresinde öngördüğü statükoya Türkiye’yi yerleştirmek için askeri müdahaleler yapıldı. 12 Eylül, 27 Mart, 12 Mart, 27 Mayıs ve  28 Şubat çok açık bir şekilde bir dış operasyondur. Bütün bunlarla birlikte Türkiye’nin askeri müdahalelerle birlikte uluslar arası ve onlarla işbirliği yapan yerel statükosu maalesef askeri ihtilallerle tahkim edilmiştir. Bu hem siyaset olarak tahkim edilmiştir, hem de 1960 ihtilalinden sonra 61 Anayasası, 80 ihtilalinden sonra 82 Anayasasıyla anayasal düzen itibariyle ve hukuk sistemi itibariyle de tahkim edilmiştir.

"MİLLİ GÖRÜŞ BİR KİŞİNİN YA DA  PARTİNİN MALI DEĞİLDİR”

Bu yeni medeniyet projenizde Milli Görüş bu işin neresinde?

Siyasette olmadığım zaman da bugün medeniyet siyaseti dediğimiz, bizim milletimizin kendi değerleri etrafında yeniden yücelmesi, yükselmesi mücadelesine karınca kararınca katkıda bulunmaya çalışmış olan birisi olarak söylüyorum; ben Milli Görüşü hiçbir zaman sadece bir kişinin ya da sadece bir siyasi partinin patentine sahip olduğu bir araç olarak ya da bir fikir olarak görmedim. Milli Görüş, 1071’de Sultan Alparslan’ın bu topraklara gelişiyle birlikte başlayan ve bizim milletimizin tarih boyunca üretmiş olduğu medeniyetimizin değerlerinin tamamıdır, muhassılasıdır, özetidir ve bu anlamda da bu özete sahip çıkmak, bu birikime sahip çıkmak her akıllı siyasetçinin ödevi olmalıdır. Asla sadece bir partinin, sadece bir kişinin, sadece bir çevrenin malı olarak ya da oraya ait bir şey olarak algılanamaz. Ben bunu eski Partimizin Genel Başkanıyken de aynı şekilde söylüyordum. Bu bir medeniyet çizgisi, bir algıdır, bu süreç içerisinde üretilmiş siyaset, kültür, sanat, edebiyat, mefkure, düşünce, bunların hepsini Milli Görüş’ün kapsamı içerisinde görmek lazım. Örneğin Mehmet Akif Ersoy, (son dönem için söylüyorum) Sait Halim Paşa`yı, Filibeli Ahmet Hilmi`yi, Necip Fazıl`ı, Nurettin Topçu`yu, Kemal Tahir`i, Bediüzzaman Said Nursi`yi, Süleyman Hilmi Tunahan`ı, Abdülaziz Bekkine`yi, Mehmet Zahit Kotku`yu, Sezai Karakoç`u, Nuri Pakdil`i, bütün bu fikri ve medeniyet tasavvuruna ait görüşleri ortaya koyan herkesi bu sürecin bir parçası olarak görüyorum.

“KENDİMİZ BIRAKMADIK BIRAKILMAK ZORUNDA BIRAKILDIK”

 

Kamuoyunda şöyle bir algı var; Numan Kurtulmuş, Milli Görüş’te kalsaydı bugün yüzde 10’u aşardı.Vatandaşın diliyle söyleyeyim, niye sabretmediniz.

Şimdi yani aslında ben dünyanın herhalde sabır katsayısı en yüksek insanlarından birisiyim. Hatta bunu bir röportajımda yıllar evvel söylemiştim ve eleştirildim. Olur mu, siyasetçi sabretmez, bulduğu yanlışın üstüne gider. Sabırlıyım,  ama aynı zamanda da kararlıyım. Şimdi biz bütün bu söylediğimiz Türkiye’yi birleştirecek, derleyecek, toparlayacak ve Türkiye siyasetinde yeni bir soluk, yeni bir yol açabilecek çabayı aslında eski Partimizin Genel Başkanıyken de, hatta orada Genel Başkan Yardımcısıyken de 12 yıl orada fiili mücadele yapmışım, o mücadelenin her gününde bunu yaptım, Yani bugün ne söylüyorsam o gün de aynı şeyleri söylüyorum. Ancak baktık gördük ki siyaset tarzımız, siyaset anlayışımız, algımız itibariyle aynı çatı altında mücadele etme imkanımız kalmadı. Kaldı ki biz eski partimizi kendimiz bırakmadık, bırakmak zorunda bırakıldık.

Orayı biraz açalım. Orada gerçekten ne yapıldı size, yani vatandaşın anlayacağı dille söyleyeyim; dışlandınız mı, komplo mu kuruldu, karanlık oyunlar mı vardı, ne oldu? 

Şimdi geriye doğru bakıyoruz, o gün işin sıcaklığıyla biz de çok algılayamamıştık belki. Ama bir komplonun olduğu çok aşikar. Yani, bizim talebimiz, yani bu da benim şahsi talebim değil partimin Genel İdare Kurulunun aldığı bir kararla önümüzde bir seçim var, 12 Haziran 2011 seçimleri var, bu seçim öncesinde partinin yenilenmesi, partinin kamuoyu önünde yeni ve gerçekten güçlenmiş bir algıyla ortaya çıkarılması gerekiyordu. Ve bunu yaparken de bir kongre süreci ortaya çıktı, bu kongre sürecinde nihayetinde iş geldi, altı tane isim farklılığı üzerinde bir ayrışmaya geldi. Ama ondan sonra daha kongrede kongre basmasıyla başlayan, arkasından kayyum atamaları süreçleriyle başlayan onlarca açılmış davayla İstanbul İl İftarının basılması, Partinin Genel Başkan Yardımcılarının Sakarya’da maalesef teşkilatlarda fiili tacize uğraması gibi bir takım rüyamızda görsek inanmayacağımız olağandışı komploları gördük, internet siteleri üzerinden bir sürü tehditlerle ihtarlar verildi.

Bana, aileme, çoluk çocuğuma yansımış olan bir sürü şeyler oldu. Biz bütün bunlara sabrettik, sabrettik, sabrettik, hatta bütün arkadaşlarımız şahittir. Bunları sonra konuşacağız, seçimden sonra belki konuşacağız. Sonra son ana kadar tekrar birlik bütünlük sağlanabilir mi diye gayret sarf ettik. Yine bu anlamda rahmetli Erbakan’ın yakın arkadaşlarından da başta Recai Bey olmak üzere acaba bir bütünleşme nasıl tekrar sağlanabilir diye kongre sonrasında da gayretler oldu. Ama gördük ki biz ne kadar derleyip toparlamaya çalışırsak çalışalım, bu parti bölme iradesi bizim irademizden çok daha kuvvetli, çok daha üsteydi. Şöyle, bu tür olaylara şu şekilde bakmak lazım: Mahir Kaynak’ın enteresan bir yorumu var, diyor ki, bir sosyal olay oluyorsa kime yarıyorsa o olayı o tertip etmiştir. Kime yaradıklarına, kimlere yaradığına bakın, bu bu millete yaramamıştır, ama sonuçta olan…

Ben o zaman açık sorayım, siz eğer 12 Eylül referandumunda hayır oyu verseydiniz Saadet olarak, siz bugün Saadet Partisinin başında mıydınız?

Kuvvetle muhtemel ki öyledir. Yani, bizim o süreçlerde çok net bir şekilde bütün eleştirilerimize, süreci yanlış, iktidar partisinin yanlış yürütmesini söylememize rağmen 12 Eylül referandumunda evet demek milletimizin demokratik haklarına daha ileri noktada kavuşması için önemli gördüğümüz bir adımdı. Biz evet’i çok yüksek sesle söyleyerek devam ettik. Zannediyorum Parti içerisinin karıştırılmasında bizim bu evet deyişimizin çok büyük rolü olmuştur.

Sizi o süreçte en çok rahatsız eden neydi?Buda olmamalıydı dediğiniz?

Herhalde en çok üzüldüğüm şey, yani hayatımda hiç o kadar büyük kahrolduğumu hatırlamıyorum. İftar sırasında iki üç sefer Kur’an’ı Kerim okunmasına rağmen, Alamut Kalesinin bekçileri gibi gözleri dönmüş, Kur’an okunmasına rağmen neredeyse Kur’an okuyan adama da saldıracak gibi yönlendirilmiş olan bir takım insanların varlığını görmek beni derinden üzdü.

Ayrıca, çok üzüldüğüm hususlardan birisi de; dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Müslüman topluluk bir diğer topluluğun iftarını basmamıştır. Ve orada bizim misafirlerimiz vardı, mesela Pakistan İstanbul Başkonsolosunun burnunun dibinden tuzluk sıyırdı geçti. Yani, nasıl oldu da böyle bir noktaya insanlar geldi, nasıl oldu da bu kadar kışkırtılabildiler, bu kadar kontrolsüz bir noktaya getirildiler, gerçekten bunu anlayamıyorum ve büyük üzüntü duyuyorum.

“Kanlı Pazar”a atıf yaprak ezber bozan bir söylem geliştiriyorsunuz. Tam olarak ne söylüyorsunuz?

Türkiye’de solcu gençlere anti-emperyalizm, Amerikan karşıtlığı kalıyordu. Türkiye’de geniş muhafazakâr kitlelere ise anti-komünizm kalıyordu. Türkiye’nin muhafazakâr sağ siyasal geçmişine baktığınız zaman üç temel özelliğinden birisi; anti-komünist olmasıdır. Sadece anti-komünist değil, aynı zamanda biraz da kapitalizm hayranıdır. Piyasayı çok önemser, hatta biraz da tam Batılı anlamıyla söylemek gerekirse politik muhafazakârdır. Bütün sağ, muhafazakar, milliyetçi bütün siyasi hareketleri içine katarak söylerim. Bunu da asla eleştirmek anlamında söylemiyorum, yani ne kötü yaptılar demiyorum. Ama bugünden geçmişe baktığımızda bir değerlendirme olarak görüyorum. Örneğin Allah uzun ömürler versin, bizim Recai Kutan bey hep şunu söylerdi: Biz teknik üniversitede öğrenciyken Nihal Atsız’ın “Tanrı Dağı” mecmuasını Karaköy Vapur İskelesinde satardık. Çünkü hem anti-komünist olmak, hem de biraz Türkçü olmak sanki biraz Müslümanlığın bir parçası gibi algılanıyordu. Benim üzerine dikkat çekmek istediğim husus bu. Ezber bozmak derseniz, evet ezber bozmak. O zaman eğer camiden çıkan dindar, muhafazakar kitlelerle, idealist solcu gençler kol kola o günkü emperyalizmin göstergesi olan 6. Filo’ya karşı o eylemi yapabilmiş olsaydı ve birlikte bu mücadele verilebilmiş olsaydı çok açık söylüyorum ki Türkiye’nin tarihi bambaşka gelişecekti, hatta bölgenin tarihi bambaşka gelişecekti.

O gün 6. filoya yapamadılar, bugün de  aynı kamplaşma siyaseti var. Bugün ne için yapmaları gerekiyor?

Bugün de yine aynı şey, değişmiyor. Yine küresel bir sistem var, ama bugün çok daha avantajlı bir noktadayız. Çünkü 1960’larda, 70’lerde dünyada Doğu-Batı kavgası, Amerika-Rusya’nın başını çektiği çift kutuplu bir gerilim vardı. 90’dan sonra bu gerilim bitti. Amerika ve müttefiklerinin ortaya koyduğu bir yeni dünya sistemi var. Bu da tam bir düzensizlik ve  küresel bir sistem. Hem de Batı dünyasının kendi içinde mevcut sistemin haksızlığına, adaletsizliğine, sömürüye karşı çok ciddi karşı çıkışlar var. Bu anlamda dünyanın en büyük gücü olmasına rağmen Batı dünyası toplumsal refahı kendi ülkelerinde de sağlayamadı. Şimdi bütün dünyanın yeni bir algı, yeni bir dünya kurulmasına dönük bakış açıları var, böyle heyecanlar var, böyle arayışlar var. İşte burada bu noktada insanın bizim maruf dediğimiz, insanın ortak değerleri üzerinden küresel bir algı oluşturulabilir. Özgürlük gibi, adalet gibi, hakkaniyetin sağlanması gibi, dünyada nimetlerin hakça paylaşılması gibi bunun üzerinden bir müştereklik oluşturulabilir ve bu dünyada daha yaşanılabilir bir dünyanın kurulabilmesi, daha adil ve daha özgür bir dünyanın kurulabilmesine büyük katkı sağlar.

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın